Karasu 1316 ve 1360 yıllarına kadar, Bizanslıların elinde bulunmakta idi. 1326 yılında Sultan Orhan’ın uç beylerinden Konuralp komutasında Türk Osmanlı kuvvetleri Sakarya Bölgesi ile beraber Karasu’yu da Osmanlı  topraklarına kattı.
        Karasu, Pazarsuyu namı ile Voyvodalık olarak 1888 yılına kadar İzmit Livası olarak Kastamonu Eyaleti’ne, daha  sonra İzmit Livası olarak Hüdavendigâr Eyaleti’ne bağlanmıştır.     

     Evliya Çelebi, meşhur Seyahatnamesi’nde Karasu’dan bahsederken “Bundan 300 sene evvel Karasu Köyü’de kurulmuştur. İzmit Sancağı’nın Kandıra Kazası’na bağlı bir kasabadır. Halkı çoğunlukla kömür taşımacılığı ve balıkçılık yapmaktadır” diye bahsetmektedir.

       Karasu’nun tarihi hakkında edinilen bilgiler genelde, rivayetlere dayanmaktadır. Karasu, Karasu Köyü’nün eski mezarlığının bulunduğu kısımda imiş. 1610-1615 yıllarında Evliya Çelebi buradan geçmiş. Seyahatnamesinde, Karasu ile Kerpe arasında (Kandıra civarında bir köy) sık ve gür ormanların olduğu, ormanlar arasından geçerken büyük bir mezarlıktan geçtiğini, mezarlık civarında dış budak ağaçlarının bulunduğunu belirtmektedir. Belirttiği sık ormanlık arasındaki mezarlık, Karasu Mezarlığı’dır.

     Karasu halkı eskiden geçimlerini sağlamak için, iki yerde oturmaktaymış; verimli  topraklardan yararlanmak için, çiftçilik yapmaya elverişi toprağa sahip olan bugünkü Karasu Köyü’nün bulunduğu yerde yaz aylarında, su ürünlerinden yararlanmak üzere, Küçükboğaz Gölü kıyısındaki Cennet Mahallesi’nin bulunduğu yerde de kış aylarında oturmaktaymış Kış aylarında balıkçılık yapmak üzere kaldıkları Küçükboğaz Gölü kıyısı, yaz aylarında bataklık olmakta, sıtma  ve kolera hastalıkları halkı perişan etmekteymiş Bu nedenle halkın bu astalıklardan korunmak için kışlık Karasu’dan tamamen yazlık Karasu’ya taşındığı söylenmektedir. Bir diğer rivayet ise şöyledir; Karasu’ya yolcu olarak bir ihtiyar uğrar. Köyde ayak üstü sohbet eden topluluğa doğru yürüyüp aç olduğunu bildirir ve yiyecek ister. Topluluktan kulak veren olmaz. İhtiyar yüksek sesle tekrar ister. Orada bulunanlar yiyecek vermek istemedikleri gibi bir de alay ederler. İhtiyar yalvarır ama aralarından biri hakaret edip ihtiyarı kovar. İhtiyar, bu adama kızgın bir eda ile bakınca, adam silahına sarılır. İhtiyar da, beddua okuyarak Küçükboğaz Gölü’ne doğru yürür. İhtiyarın, göl üzerinde yürüyerek ormana doğru gittiği görülür. Bu olaydan çok geçmeden, kışlık Karasu’da sıtma salgını görülür. Hastalık çabuk yayılır  ve hastalığa çare bulunamaz. Sağ kalanlar da yazlık Karasu’ya taşınırlar.Karasu, hastalık yüzünden küçüldükten sonra, önce Sapanca Bucağı’na, sonra Kandıra’ ya, oradan da Adapazarı’na bağlanmıştır.

      Bir diğer rivayete göre de Karasu, Saray’a bağlı bir tımar iken, buraya Saray’dan her sene bir kişi gelir aşar vergisi olarak mahsül toplarmış. Ürünün bol olduğu yıllarda, rahatça vergisini veren halk, kıtlığın olduğu bir yıl vergisini verememiş. Aşar memurunun vergiyi almak yolundaki ısrarları sonunda, halk isyan etmiş. İsyan sırasında üzerine yürüyen halkın arasından kurtulamayan memur, orada ezilip ölmüş. Hatta; köylüler, memurun mezarı başına dikilen çam ağacının bir dalını budamayarak özellikle uzatmışlar. Her sene mısır zamanı oradan geçen köylüler, ağacın uzun koluna bir mısır asarlarmış. Bunu da ”Sağlığında yiyip, doyamadı, şimdi yesin de doysun” diye yaparlarmış. Mısırı ağacın uzun koluna takanlar bunu  çıkça dile getirerek “sağlığında doyamadın, al, ye ve doy” diye tekrar ederlermiş. Bu olaydan sonra, Karasu için gönüllü tımar sahibi çıkmamış. Saray tarafından; iyi silah kullanan Hacı Abdi Bey, Karasu’ya gönderilmiş. Hacı Abdi Bey, Karasu’ya geldikten sonra kendisinden önceki tımar sahibinin hakkında geniş bilgi toplamış. Halkın arasına girip yöreyi iyice incelemiş. İyi bir yerleşim yeri aramaya başlamış. Halka; yazlık Karasu’nun suyunun ve havasının iyi olmadığını belirterek bugünkü Karasu’nun İncilli Mahallesi’ne yerleşmiş. Halk, Hacı Abdi Bey’in korkudan yazlık Karasu’yu terk ettiğini düşünmüş. Abdi Bey, İncilli’ye yerleştikten sonra ilk iş olarak içme suyu aramış, kendi imkânları ve adamlarının yardımı ile çok yakın zamana kadar kullanılan suyu getirmiş, zamanla diğer eksiklikleri tamamlayarak yerleşmeyi gerçekleştirmiş. Yerleşmeyi tamamlayan Hacı Abdi Bey, yakın tımar sahipleri ile tanışmış. Adapazarı tımarını elinde tutan Kara Osman ile birlikte Düzce ve Bolu tımar sahiplerinin üzerine seferler düzenleyip, zaferler kazanmış, Hacı Abdi Bey zaferler kazandıkça halk, Hacı Abdi Bey’in etrafında toplanmaya  başlamış. Böylece Yazlık Karasu’daki halkın yavaş yavaş İncilli’ye taşınmasıyla birlikte yöre gelişmeye başlamış.

    İstiklâl Savaşı sırasında Adapazarı, Sapanca, Geyve Yunanlılar tarafından işgal edildiği halde Karasu’ya düşman girememiştir. Caferiye, Melenağzı Köyleri’nin bulunduğu kısımdan, düşman top atışlarıyla karaya çıkmak istemişse de arazinin engebeli oluşu, halk ve milislerin ellerindeki silahları ile top atışlarına karşılık vermeleri sonunda, düşman çıkartma  yapamamıştır.

    İpsiz Recep ve yanındakilerle halkın birlik  olması sonucunda, düşman kuvvetleri Karasu ve civarında herhangi bir etkinlik gösterememiştir. Dolayısıyla Karasu, İstiklal Savaşı sırasında herhangi bir zarar görmemiştir.İpsiz Recep, Rize’nin Portakallık Mahallesi’nde 1878 yılında doğmuştur. Emiroğulları’ndan olan  İpsiz Recep genç yaşta çalışmak üzere İstanbul’a gider. Yelkenli gemisiyle Boğaziçi’nde çalışmaya başlar. Yanında çalışanlara eziyet eden  Rumları ve Ermenileri zararsız hale getirir. Çalışanlar arasında huzuru  temin eden İpsiz Recep’in bu tür çıkışları, çevresinde takdir toplayarak sayılan ve sevilen bir kişi olmasına neden olur. Cesareti nedeni ile ”ipsiz” lâkabını alır. İpsiz Recep’in huzuru temin  edip, çalışmaya başladığı zamanlarda İstiklâl Harbi patlar. İpsiz  Recep, onbeş arkadaşıyla birlikte İstanbul’dan ayrılıp Kefken Adası’na  gelir. Arkadaşları ile yabancı bandıralı, arpa yüklü bir gemiyi teslim  alır, gemiyi Sakarya Nehri’ne kadar getirip zamanın Karasu Bucak Müdürlüğü’ne teslim eder. Bu olaydan sonra İpsiz Recep Karasu’da karargâh kurup Ankara ile irtibat sağlar. Ankara kendisine Milis Kuvvetleri Komutanlığı olarak yüzbaşı rütbesi verir. Bundan sonra İpsiz’in etrafında 1800-2000 kişi kadar genç toplanır. Bu gençlerin katılımı ile İpsiz Recep, Karasu ve civarının savunmasını ele alır.

  İpsiz Recep Reis doğruluğu, dürüst ve mertliği sayesinde etrafın takdirini toplayıp sözü geçen bir kişi durumuna gelmiş ve halk tarafından kendisine “emice” ünvanını verilmiştir. İpsiz Recep’in bu durumunu tespit eden Ankara, emrine üç istihbarat subayı vererek harp hali ve şekli üzerinde nasıl hareket edeceğine dair emirler göndermiş, İpsiz Recep Reis aldığı emirler doğrultusunda Karasu’ya saldırmaya hazırlanan Yunan Ordusu’nun Karasu’ya girmesine engel olmak üzere taarruza geçerek Yunan kuvvetlerini püskürtmüştür. Bozguna uğrayan düşmanı takip etmek amacıyla Geyve Boğazı, Bilecik, Eskişehir milis kuvvetlerine katılıp yardım ederek başarı sağlamıştır. Ayrıca İstiklâl Savaşı’nda gösterdiği başarıdan dolayı kendisine İstiklâl Madalyası verilmiştir.

      İstiklal Savaşı’nda, iç ve dış düşmanlara karşı milli duygularla saldıran, bu konuda anlayış gösterenlerin yardımlarından yararlanan İpsiz Recep Reis ve mahiyetindeki milliyetçiler, amansız bir mücadele ile Yunan Kuvvetleri’nin herhangi bir şekilde zarar vermesine meydan vermemiştir. Düşman, denizden topla saldırdıysa da çıkarma yapma imkanı bulamamıştır.

        İpsiz Recep Reis ve Mustafa Kemal

       İpsiz Recep Reis savaş sonrası İstiklal Madalyası’na hak kazananlardan biriydi. Efradı ile birlikte Ankara’ya gelmiş ve bando ile karşılanmıştı. Ankara’da bir hafta kalmışlar ve Atatürk’ün iltifatlarına mazhar olmuşlardı. Atatürk:
“Recep Reis bir daha harp olursa ne kadar kuvvetle gelirsin?” dediğinde şu cevabı vermişti: “Adamlarım dağıldı artık. Yanımda bir yeğenim var. Ne zaman emredersen atımı ve silahımı alır gelirim.”
       

      Atatürk Recep Reis’e 250 lira maaş bağlamıştı. Paradan başka her şeye önem veren Recep Reis, maaşını da Tayyare Cemiyeti’ne bağışlayacaktı. Kendisine verilen arazinin altı dönümünü bırakıp gerisini de etrafındakilere dağıtacaktı.

    İstiklal Savaşı’nda her türlü zorluğa karşı mücadelesini sürdürüp milli duyguları doğrultusunda fedakarlıktan hiç çekinmeden düşmanla savaşan İpsiz Recep Reis, 1928 yılında Karasu Yenimahalle’deki evinde ölmüş, vasiyeti üzerine mezarı Karasu Şehir Mezarlığı’na gömülmüştür.

                                                                   

İpsiz Recep Reis'in Mezarı

          İlçemiz 1933 yılına kadar bucak merkezi, 1933 yılında Kocaeli İline bağlı bir ilçe olmuştur. 22 Haziran 1954 yılında Sakarya’nın İl olması ile birlikte Sakarya İline bağlı bir İlçe olmuştur.

KARASU TEMMETTUAT DEFTERLERİ:

       Karasu kazasıının 1844 yılı temettu sayımlarına göre sosyal, ekonomik ve demografik yapısının gün yüzüne çıkartılmasıyla, bir nebze de olsa Sakarya tarihinin aydınlatılması amaçlanmıştır.
           Bu çalışmada Başbakanlık Osmanlı Arşivinde yer alan 10 adet Karasu kazasının Temetuât Defterlerinden faydalanılmıştır. Onun dışında mukayese imkanının olması açısından hem bu bölgeye yakın hem uzak, farklı kazaların Temettuât Defterlerine ait yapılmış çalışmalardan istifade edilmiştir.Bu çalışmayı 2004 yılında Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimlere Enstitüsü öğrencilerinden Ali KINAY  tarafından Lisans tezi olarak yapmıştır.Bu defterlerde Karasu ve çevresinde bulunan köylerin 1844 yılı temettu sayımlarına göre sosyal, ekonomik ve demografik yapısı anlatılmıştır.

KARASU TEMMETTUAT DEFTERLERİ (İndir)

Yapılan Çalışma 267 sayfa olup üsteki linkde indirilip incelenebilir.

KÜLTÜR VE FOLKLOR

KARASU İLÇESİ KÜLTÜREL DEĞERLERİ

       Karasu’nun kurucusu Hacı Abdi Bey’in aile hamamı kalıntıları, Eski Sakarya Köprüsü enkazından kalan Büyük Taş, Tuzla'ya kadar uzanan sur kalıntıları, İçme Suyu Sarnıcı kalıntısı, şehrin batısı ile Manavpınarı Köyü’nde bulunan Mağaralar, Maden Deresi’nde bulunan baraj kalıntısı, şelâle, yontulmuş ve süslenmiş taşlardır.

    Hacı Abdi Bey zamanında, her türlü tehlikeden korunmak için şehrin kuzey tarafı deniz olduğundan güney tarafından gelecek tehlikeleri önlemek için boğaz görüntüsünde olan güney kısma, kalın duvarlarla sur çevrilmiştir. Sakarya Nehri kıyısında Tuzla Kalesi’ne kadar uzanan bu surlar, aynı zamanda, Hacı Abdi Bey tarafından getirilen içme suyuna tarihi su kanalı muhafazası olarak kullanılmıştır.


Camiler

    Karasu İlçesi’nde koruma altına alınan taşınmaz kültür varlıkları statüsünde iki camii bulunmaktadır. Ancak bu camilerin yapım tarihleri çok eskilere dayanmamaktadır. Bunda, İlçe’nin çok eski bir yerleşim birimi olmaması ve dolayısıyla köklü bir tarihinin bulunmaması önemli bir etkendir.

Merkez Camii

       Merkez Camii, İncilli Mahallesi, Gürsel Caddesi, no:1, pafta 28’de, 200 m² alana yayılmıştır. 1974 yılında yapılmıştır. Mimarı belli değildir. Fevkani tarzda inşa edilen yapının alt katı çarşı, üst katı ibadet alanıdır. Kırma çatıyla örtülüdür. Taş bir minaresi vardır. Giriş kısmı doğudan olan yapı, dikdörtgen planlıdır. İbadet mekanına çift kanatlı kapıyla girilir. İbadet alanının kuzeyinde mahfil, güneyinde ise mihrap, minber ve vaaz kürsüsü bulunur. Yapı çift kat pencereli olup, üst pencereler yuvarlak kemerlidir.

Aziziye Camii

        Adını Sultan Abdulaziz’den alan cami, 19. yüzyılda inşa edilmiştir. Gürsel Caddesi’nde yer alan yapı, 17 Ağustos 1999 depreminde hasar görmüş ve minaresi yıkılmıştır. Cami ibadete kapalıdır. Kare planlı yapı kırma beşik çatı ile örtülü olup cepheleri çift kademeli çerçevelidir. Alt pencereler dikdörtgen üst pencereler kemerlidir. Taş malzeme ile inşa edilmiş olan eserin dış cephesi sıva örtülüdür.

Aşağı İncilli Mezarlığı

      İncilli mevkii’nde, pafta 19, ada 442, parsel 26’da yer almaktadır. İlçe merkezinin kuzeyinde, Karasu-Adapazarı yolu kenarında bulunmaktadır. Mezarlıkta 46 adet Genç Osmanlı Dönemi’ne ait mezar taşı bulunmaktadır. Mezarlar, hicri 1113 (M 1697) ile 1249 (M 1833) tarihleri arasında değişik zaman dilimlerine aittir. Yöresel mermerden yapılmış mezar taşları üzerinde, çeşitli motifler yer almaktadır ve Osmanlıca kitabeler vardır. Söz konusu mezarların etrafında, Cumhuriyet Dönemi gömüleri de bulunmaktadır. Halen mezarlığa gömü yapılmaktadır.

Karasu İlçesi’nde Gelenekler ve Görenekler

Giyim- Kuşam

      Karasu’ya özgü yerel bir giyim kuşam şeklinden söz etmek güçtür. Buna rağmen nüfus yapısındaki çeşitlilik bakımından, değişik bir giyim kültürü göze çarpmaktadır.

         Yörede yaygın olarak giyilen kıyafetler, Kafkas ve Karadeniz etkileri taşımaktadır. Kafkas giyim kuşam kültürü günümüzde tamamen ortadan kalkmışsa da Karadeniz yöresinin özelliklerini görmek mümkündür.Sanayileşme, diğer pek çok ilde olduğu gibi etkilerini Karasu’da da göstermiş ve dolayısıyla giyim kuşam kültüründe çok büyük değişiklikler görülmüştür.

      Kadın kıyafetlerinde, asıl giyim dokuması, şitari denilen parlak renkli kumaştır. Yelek üstü süslemelerinde sutaşı ve yassı sim işlemeleri bulunmaktadır. Yelek düğmeleri basma düğmeden oluşur. Gümüş veya sarı saç kemeri ve para kesesi kullanılır. Dışa giyilen yelek, 40 düğmelidir. Kandıra bezinden yapılan sim işlemeli önlük öne; üçgen yapılmış, pamuklu dokuma, renkli, desenli ve motif işlemeli önlük ise arkaya takılır. İç giysisi olarak şitari şalvar giyilir. İçe giyilen gömlek, Kandıra bezinden veya satenden yapılır. Kol ve boyun kısımları sarı simden işlemelidir. Kofi üstüne krep örtmesi ve krepin üstüne uygun renkli sıkma ile baş bağlanır. Tepeliği yoktur. Kofinin ön kısmı, altın paralarla işlemelidir. Başa zülüf takılır. Kullanılan krepler oyalıdır. Boyun kısmına, dizi halinde sarı liralar ve beşi bir yerde takılır.Ayağa ise beyaz veya işlemeli yün çorap, ayakkabı olarak da çapula giyilmektedir .
       Erkeklerin dış giysilerinde, balık sırtı desenli kumaş kullanılır. Yelekte, süsleme ve işleme yoktur. Bele, Antep kuşağı tarzında kuşak takılır. Kuşağın altına, yan taraftan takılan Kandıra bezinden yapılmış, uçları kanaviçe işlemeli mendil iliştirilir. Krep veya işlemeli mendil, yakayı örtecek şekilde, boyun kısmına bağlanır. Pantolon kumaşından yapılan yelek, sol tarafından iliklenir. Üstünde kösteğin ve mendilin bulunduğu cepler yer alır. İçe giyilen Kandıra veya Şile bezinden yapılan gömlek, hakim yakalı ve önü patlıdır,uzun kolludur. Hacıkeyfe desenli ve boncuklu oya işlemeli keyfe üzerine renkli krepler sıkılır. Ayağa ise dize kadar desenli, yarım yün çorap ile çapula tarzında ayakkabı giyilir.Zamanımızda artık bu tür giyimlerin yeri ülke genelinde bulunan giyim biçimine dönüşmüştür.

Beslenme Biçimleri

      Karasu mutfağı, yörede Doğu Karadeniz ve Kafkasya kökenli halkın olması nedeni ile çeşitlilik arzetmektedir. Hamur işi yemeklerin tercih edildiği yörede, genellikle kabak ve patates kullanılır. Sütlü patates, patates oturtması, patates salatası, tatlı kabak dolması, kabak tatlısı, sütlü kabak tatlısı, kabak burma tatlısı gibi yemekler, bölgede en çok kullanılan bu ürünlerden yapılmaktadır. Bunlara, yöre halkının etnik yapısını simgeleyen özel yemekleri de katacak olursak bölgenin zengin yemek kültürüne sahip olduğunu söyleyebiliriz . Yöreye özgü yemek çeşitlerinden bazıları şunlardır:

Çerkez Tavuğu: Tavuk temizlenir, yıkanıp haşlanarak kemiklerinden ayrılır. Kurutulmuş biber, haşlanarak çekirdeklerinden ayrılır. Ceviz içi, biber, sarımsak ve ekmek içi, kıyma makinasından birlikte geçirilir. Ayrıca bir miktar ceviz, tekrar makinadan geçirilerek sıkılır ve yağı bir fincana alınır. Bu karışıma, soğuk su, tavuk, ve tuz ilave edilerek karıştırılır. Didilmiş et, servis tabağına alınır, içine bu karışım dökülür ve fincana alınan ceviz yağı, üzerine gezdirilir.

Çerkez Pastası: Suya tuz katılarak kaynatılır. Kaynayan suya, mısır unu yavaşça ilave edilir. Pişene kadar karıştırılır ve karışım, pişirildiği kabın şeklini alır. Sofraya ters çevrilerek konulur. İple kesilerek dilimlenir .

Kabak Tatlısı: Kabaklar temizlenerek dilimlenir ve yıkanarak tencereye dizilir. Üzerine şeker dökülerek kısık ateşte, su koymadan pişirilir. Kendi suyunu iyice çektikten sonra üzerine ceviz dökülerek servis yapılır.

Keşkek: Keşkeklik, kılçıklı, sivri, beyaz buğdaydan yapılır. Bu buğday, akşamdan ıslatılır. Biraz kabarması sağlanır. Daha sonra tavuklar kemiklerinden temizlenerek küçük parçalar halinde keşkeğe katılır. Tavuklu keşkek, tahta kaşıkla karıştırılır ve dövme yapılarak bulamaç haline getirilir. Üzerine, kızgın tereyağı ve istenirse karabiber eklenerek sıcak servis yapılır.

Ezme Fasulye: Kuru barbunya fasulyesi, yıkanarak bir gece suda bekletilir. Haşlanır ve süzülür. İnce doğranmış soğan, sıvı yağ ile kavrulurken içine biber ve domates salçası eklenir. Fasulye, bu karışıma ilave edilerek dövülmüş salça ile birlikte kaynatılır. Bu sırada, tahta kaşık ile iyice ezilir. İçine kırmızı acı biber, kara biber ve toz biber ekilir.

Dartı: Süt ve yoğurt, kaymakları alınarak bir kapta biriktirilir. Bir tencerede, orta ateşte tereyağı kestirilir gibi eritilir. Ayranlı çökelekler, dibe inince ateşten indirilir. Bir kap içine boşaltılarak donması beklenir. Yağ üstte, tortu altta kalacak şekilde donan malzeme; kahvaltıda, tarhana çorbasında, keşkek ve makarnada, garnitür olarak kullanılır.

Sütlü Kabak Tatlısı: Kabaklar parçalanır, soyulur ve kendi suyu ile haşlanır. Üzerine şeker ve süt dökülerek katılaşıncaya kadar pişirilir.

Üre Tatlısı: Süt ateşe konulur, ısınmaya başlayınca un, yavaş yavaş dökülür, şeker ilave edilip karıştırılır. Koyulaşıncaya kadar orta ateşte bekletilir. Küçük kaselere konulur ve soğuk servis yapılır.

Çerkez Peyniri: Peynir suyu, küçük bir tüpte bekletilir ve içine tuz konulur. Kaynayan sütün içine, peynir suyundan iki su bardağı kadar yavaş yavaş ilave edilir. Bu işlem, hafif ateşte yapılır. Oluşan peynir, üste çıkar. Peynir suyu altta kalır. Elde edilen peynir, ortasına tuz serpilerek, delikli kevgir ile özel olarak yapılmış peynir sepetine konulur. Ters çevrilir ve süzülmesi beklenir. Soğuduktan sonra altına ve üstüne tekrar tuz serpilir .

Evlenme Gelenekleri


        Bütün evlenmelerin başlangıcı, tanışma ile olur. Evlenmenin başlangıcı olan tanışma, köylerde çoğunlukla düğün, nişan, bağ, bahçe çalışmaları sırasında olmaktadır. Evlenmek isteyen kız ve erkek, anlaştıktan sonra aileler arasında görüşmeler başlar. Görücü usulü evlenme yoktur.

      Gençlerin tanışıp anlaşmasından sonra kız istemeye sıra gelir. Evlenecek gençlerin karşılıklı olarak anlaşmalarından sonra durum, arkadaşları vasıtası ile yakınlara duyurulur. Haberi alan anne ve baba, oğullarını evlendirmek için hazırlığa başlar. Önce, kız istemenin kim tarafından yapılacağı kararlaştırılır. Karasu ve köylerinde başlık parası adeti yoktur.

     Taraflar anlaştıktan sonra söz kesilir. “Söz kesimi”, dünürcülük yani kız isteme aşamasından sonra gelmektedir. Aralarında anlaşan ailelerin, bu anlaşmalarını daha geniş davetli huzurunda, söz ile iyice pekiştirmelerine “söz kesimi” ya da “söz kesme” denmektedir

       Söz kesildikten sonra kararlaştırılan güne kadar erkek tarafı, alacağı altınları, elbise ve benzeri eşyaları temin eder ve nişanın konulacağı gün için dostlarını ve yakınlarını davet eder. Nişan koyma, çoğu zaman gece olur. Davetliler, akşamdan, erkek evinde toplanır. Oradan, topluca kız evine gidilir. Kız evine girişte, gelenleri bir görevli karşılar. Yaşlarına ve cinsiyetlerine göre misafirler, odalara yerleştirilir. Yaşlılar sohbet eder, gençler ise çeşitli yöresel oyunları oynarlar. Kız evi tarafından, erkek evinden gelenlere yemek verilir. Yemekten sonra gelin olan kız, kayınpeder veya vekilinin olduğu odaya getirilir. Kayınpeder veya vekili ayağa kalkıp, gelini karşılar. Orada bulunanlara karşı iki ailenin dost olduğunu ilan edip alınan yüzük, küpe, bilezik gibi hediyeleri, geline takar veya yardımcısına teslim eder. Görevli olan, paket ve hediyeleri açıp, orada bulunanlara göstererek kimin tarafından hediye edildiğini açıklar. Misafirler, geç zamana kadar orada eğlenip sonra evlerine dağılırlar.

      Söz kesilirken konuşulanlar karara bağlandıktan sonra kız tarafı ile birlikte düğün günü belirlenir. İki taraf anlaştıktan sonra, durum tanıdıklara duyurulur. Davetiyeler bastırılır, dost ve akraba düğüne davet edilir. Davetliler, düğün günü görevlendirilen kişi tarafından karşılanıp kendilerine ayrılan eve alınırlar. Çalgılar çalınır ve düğün sahibinin ekonomik gücüne göre çeşitli programlar yapılır. Akşam liste yapılarak gelen konuklar, komşu evlere taksim edilir.

       Düğünün ikinci günü, eğlenceler devam eder ve tüm davetliler kız evine gider. Vakit geçince kayınpeder veya vekili kalkıp gelinin odasına gider. Adet olduğu üzere, kapının kilitli olduğunu görünce para vererek kapıyı açtırır. Çeyiz sandığının üzerinde, kızın, kız kardeşi veya bir yakını oturur. Ona da para verilerek sandık teslim alınır. Sonra gelini çıkarıp arabaya bindirirler. Düğün alayı biraz ilerleyince köy gençlerinin kurduğu barikat ile karşılaşıldığında bunlara da bir miktar para verilerek yol açılır ve gelin eve getirilir. Evde geç zamana kadar oyunlara devam edilir. İlerleyen vakitlerde kayınvalide ve kayınpeder de oynatılır. Bu oyunlar oynandıktan sonra düğün kalabalığı dağılır.

      Karasu’da nüfus derlemedir. Yani ülkenin çeşitli yörelerinden gelenler tarafından oluşmaktadır. Bunun için örf ve adetlerde değişiklikler vardır. İncelemeye değer bir başka grup da Gürcülerin adetleridir.

     Karasu’nun tüm köylerinde, imece usulü çalışma vardır. Mısırların çapalanması, fındık bahçelerinin kazılması, fındıkların kabuklarından ayıklanıp temizlenmesi, mısırların koçanlarından ayrılıp temizlenerek ambarlara konulması, fasulyelerin dövülüp temizlenerek ambarlara yerleştirilmesi işleri imece usulü olarak yapılır. İmece çalışmaları, çoğunlukla kadınlar arasında olur. Özellikle genç kızlar imeceye giderken düğüne gider gibi süslenirler. Çünkü imeciye gitmek onlar için beğenmek ve beğenilmek demektir.

      Kızların çalıştığı yere gidecek olan erkeklerde toplanıp toplu olarak giderler. Erkekler geldikten sonra kızlar türkü söylemeye başlarlar. Kızların türkülerini,erkelerde türkülerle karşılar sonra kızlar, türkülerini daha çoşku ile söylemeye başlarlar. Kime ne diyeceklerse bunu maniler vasıtası ile yaparlar.

    Türkünün manasına göre kız ile erkeğin birbirini sevdiği yöre halkı arasında hemen yayılır. Bu olaydan sonra özellikle erkeğin yakınları, aracılık yapmaya başlarlar. Aracılıkta yapıcı olmaya özen gösterirler. Kız tarafına, erkek tarafının kızı istediğini, erkek tarafına da kızı vereceklerini söyleyerek iki tarafı da hazırlarlar. Erkek tarafı düşünüp taşındıktan sonra kızı beğenmişlerse istemeye karar verirler. Kızı beğenmemişlerse, “Daha vakit var, aceleye lüzum yok hele dursun bakalım, gün doğmadan neler doğar” gibi sözlerle işi geçiştirmeye çalışırlar.

     Genellikle ilk istemede söz kesilmez. Kız tarafına ikinci ve üçüncü gidişlerde, taraflar arasında söz kesilir.

      Düğünden önce gelin almaya gitmeden evvel erkek evinde toplanılır. Oradan topluca gelin evine gidilir. Gelin evine yaklaşınca, birkaç el silah atılarak gelindiği duyurulur. Kız evi tarafından görevlendirilen kişi, erkekleri eve alır. Kadınlar, kapıda bekler. O sırada kaynana ve görümce, bir iki metrelik bir basmayı yere sererler. Gelin gelip o basmanın üzerine dikilir. Kaynananın, görümcenin ve konukların ellerini öper. Kadınlar içeri girer. Bu sırada valiz taşıyanların yanına kız evi yetkililerinden biri gider. Taşıma ücreti olarak bahşişlerini verip valizleri teslim alır ve içeri getirir. Valizler içeri girince erkek tarafından gelen kadınlardan valizin içindekileri iyi bilen birisi, valizi açıp içindeki hediyelik eşya ve giyecekleri göstererek kime ait olduğunu söyler.

    Hediyelerin verilmesinden sonra erkek evinden gelen davetlilere yemek verilir. Buna “sofra tutma” denir. Sebzeli ve etli yemekler bekletilmeden yenir. Pilav gelince yenmez. Çeşitli bahaneler bulunur. Tereyağı, çerez, tavuk, tatlı vs. yiyecekler istenir. İstenenler geldikten sonra pilav gelir, buna rağmen sofradan kalkılmaz, gelin istenir. Gelin gelince sofraya elini tutar. Gelinin sofrayı tutmasıyla sofra kalkar ve davetliler odadan çıkar.

     Düğün kına gecesiyle başlar ve üç gün sürer. Kına gecesinde erkek tarafı, kız evine gider. Erkek tarafı gelince, kız tarafı, damadın yakınları olan kadınları oynatır. Oynayan kadının boynuna bir ip bağlanır. Kadın oynamaya başlayınca süpürge, maşa, ateş küreği, hayvan zili gibi eşyaları bağladıkları ipe takarlar . Kadınlar oynadıkça bu eşyalar ayrı ayrı sesle oyuna ayrı bir çeşni verir. Özellikle oynatılanların başında elti ve görümce gelir. Oyunlar geç saate kadar devam eder. Evli kadınlar evlerine gider. Genç kızlar, kız evinde kalırlar ve erkek evinden gelen kınayı yakınırlar.

     Düğünün ikinci günü, düğün alayı erkek evinde toplanır. Öğleden önce de misafirler topluca kız evine gider. Kız evinde, gelenlere yemek verilir. Yaşlılar, bir kenarda sohbet ederken gençler, enstrüman eşliğinde kendi milli oyunlarını oynarlar. Erkeğin babası veya baba vekili olacak yakını, kızın babası veya vekil olan biriyle kapı harcı adı verilen bir paranın ödenmesi için pazarlığa otururlar. Pazarlık bitip para ödendikten sonra gelinin bulunduğu odaya geçerler. Odada, çeyiz sandığının üzerinde oturan kızlar, gelinin çeyiz hazırlığını yapmış ve yorulmuş olduklarından bahşiş isterler. Para ödendikten sonra sandık alınıp gelin arabasına yüklenir. Sandık çıktıktan sonra gelini, kayınpeder kolundan tutup arabaya bindir. Araba, hareket ettikten biraz sonra durur. Bu sefer de delikanlılar yolu kesmişlerdir. Onların da bahşişleri verilerek yola devam edilir.

    Biraz yürüdükten sonra delikanlılar, tekrar arabaların önüne geçip kemençe eşliğinde horon oynarlar. Yolda birkaç yerde bekleyip oynayarak erkek evine gelirler. Erkek evinde bulunan kadınlar arabadan inerler. Kız tarafı inmez. Arabanın önüne, masaya kız tarafının yakını olan erkekler oturur. Erkek tarafından tavuk, baklava, sigara, çerez, hayvan, para istenir. İstenenler olduktan sonra sığır gelir. Sığır, gelin arabasının etrafında dolaştırılır. Sığırın geline hediye edildiği duyurularak ahıra gönderilir. Kız tarafının erkekleri ‘’enişte’’ diye bağırarak damadı isterler ve damat gelir. Kız tarafı, aldıklarının tamamını damada hediye eder. Damat, gelini odasına götürür. İçerde hazırlanmış şerbeti içtikten sonra damat dışarı çıkar.

     Damat çıktıktan sonra geç zamana kadar kızlar içeride, erkekler dışarıda oynarlar. Zaman zaman erkekler ayrı kızlar ayrı damadı davet ederek birlikte oynarlar.

     Gelinin yüzünde bulunan duvağın davetliler huzurunda damat tarafından alındığı üçüncü güne “duvak günü” denir. Düğünün en önemli günüdür. Öğleye kadar erkekler bahçede, kızlar içeride enstrüman eşliğinde oynarlar. Kızlar oynarken erkekler, erkekler oynarken kızlar, oyuncuları seyrederler. Kızların oyunlarında türküler dinlenir. Kızlar, pencerelere yığılarak sözlülerine nişanlılarına bakıp ona göre türkü söylerler.

    Öğleye yakın gelinin bulunduğu odaya bir masa konur. Masanın etrafında kız tarafından 7-8 erkek bulunur. İçlerinden biri sözcü olur. Sözcü erkek tarafından görevlendirilen kişi, bir liste verir. Listede bıçak, silah, mermi, tavuk, altın, para, koç, sigara, çerez isimleri vardır ve bunların temin edilmesini ister . Görevli bunları temin edip getirir. Sigara orada oturanlara dağıtılır. Sonra damat davet edilir. Damat selam vererek yanlarına gelir. Alınanlar, damada verilir. Gelinin yakını olan bir kişi, sustalı bıçağı alıp, gelinin yüzündeki duvağı çıkarır ve sonra bunu sustalıyla duvara çakar. O sırada silahlar atılarak duvak adetinin yapıldığı duyurulur. Silahlar atılınca erkek tarafı masaya oturur. Kız tarafından hediye ister. Kız tarafı da sandıktan bir miktar şekerli fındık ile oturan sayısı kadar mendil çıkarıp verir. Onlar da fındığı yiyip mendilleri alarak dışarı çıkarlar.

    Akşam yaklaşırken kızlar, gelinin koluna girip tüm odaları dolaştırır. Mutfağa geldiklerinde gezdirme işi biter. Tüm odaların özelliklerine göre türküler söylenir. Mutfakta gelin, damat, kayınvalide, kayınpeder, elti, görümce, yakınlar birlikte horon oynarlar. Böylece düğün bitmiş olur.

    Düğünün bittiği akşam dini nikah kıyılır. Resmi nikahın yanında dini nikahın kıyılması da adettendir. Kayınpeder, akşam namazından sonra camide bulunanlardan iki kişiyle imamı alıp eve gelir. Gelin ve damadı vekaletine aldığını, ayrı bir odada, pazarlık yaptıklarını şahitlere söyledikten sonra imam, karı, koca ilanı yapıp, duasını eder.

     Düğünden birkaç gün sonra kız annesi yakınlarıyla birlikte bir gün öğleden önce erkek evine kızını ziyarete gider. Ziyaret, öğleden önce yapıldığı için buna “kuşluk götürme” ismi verilmiştir. Davetliler, hep birlikte erkek evine giderler ve evin kapısına gelince beklerler. Damat gelip onları selamladıktıktan sonra içeri girilir ve yemek yenir. Yemekten sonra damat gelip misafirlerin ellerini öper. Gelenler de ev ve mutfak eşyası olarak getirdikleri hediyeleri verir. İkindiden sonra gelini alıp babasının evine getirirler.

      Gelinin baba evine gittiği gün, damat kayınpeder tarafından davet edilir. Damat da arkadaş ve yakınlarını alarak akşam olduğunda kayınpeder evine gider ve birlikte yemek yerler. Yemekten sonra yaşlı kadınlarla kayınvalide bir odada, kayınpederle yakın olan erkekler başka bir odada toplanırlar. Damat, iki odayı da ziyaret edip büyüklerin ellerinden öper, isterse geceyi orda geçirebilir.

     Kızın babası, damatın babası tarafından davet edilir. Kayınpeder, yakınları ve arkadaşlarıyla bir akşam damat evine gider. O gece, genellikle mevlüt okunur.Yemekler yendikten sonra davetliler evlerine dağılırlar.

     Antalya ve yöresinden gelen Denizköy Köyü Türkmenleri’nin düğün adetleri de oldukça ilginçtir. Evlenmeler, genellikle görücü usulü olur. Nişan konulması esnasında davul ve zurna çalınır ve eğlenceler gün boyu devam eder. Başlık parası verilmesi ve çok miktarda altın takılması, Türkmenler arasında da adettendir. Düğün günü, nişan eğlenceleri bitince tespit edilir. Düğünün başlangıç günü çoğunlukla çarşamba günüdür. Öğleden sonra erkek evine davul zurna ile bayrak takılır. Bayrağın takılışı, düğünün başladığını ilan içindir.

      İkinci gün, erkek tarafında toplanan düğün alayı, davul zurna eşliğinde kız evine ziyarete gider. Ziyarete giderken yanlarında bir koç da götürürler. Bir erkek çocuğa gelinlik giydirilerek oturtulur. Kız evine gidilip koç ve gelinlik teslim edilir. Gelinliğin erkek çocuğuna giydirilmesi, gelinin ilk çocuğunun erkek olmasını dilemek olarak yorumlanmaktadır. Davet edilen konuklar o gün davul zurna ile karşılanır. Karşılamada bayrak tutan kişi, davetlilerin hediye olarak aldığı paket veya paraları teslim alır. Hediyeyi teslim olduğu gibi geline teslim eder. Gün boyunca sofra kalkmaz. Devamlı yenilip içilir. Buradaki dügünlerin özelliğini çok içki içilmesi teşkil eder.

     Üçüncü gün düğün alayı kız evine gider. Gelin alınıp, yola çıkılır. Gelin arabasının önünde sık sık oyunlar oynanır. Gelin arabası, evine gelince, herkes arabadan iner. Gelinin yengeliğini yapan kadın inmez. Kayınpeder gelip 15-25 baş koyun veya büyükbaş hayvan hediye edip orada bulunan topluluğa duyurduktan sonra iner. Düğünler genellikle üç gün sürer.


Geleneksel El Sanatları

    Anadolu’nun diğer yörelerinde olduğu gibi, geleneksel el sanatlarımız yönüyle Karasu İlçesi de oldukça zengindir. Eskiden çömlekçilik, ağaç oymacılığı, dokumacılık, el örgü işleri, süpürgecilik, sepet örgücülüğü, bakırcılık yaygındı. Ancak kültürel değerlerimizi yansıtan bu el sanatları, zamanla unutulmaya yüz tutmuştur.

Yöresel Halk Edebiyatı

   Yörede, halk arasında söylene gelen çeşitli maniler, ninniler, dualar vardır. Bunlardan bazı örnekler verecek olursak:

    Anonim Halk Edebiyatı ürünlerinden en yaygın olanlarından biri de “mani”dir. Düğünlerde, kadın topluluklarında, tarlalarda söylenen maniler genellikle dört mısralık, yedi veya sekiz heceden oluşmaktadır. Mani sözcüğünün menşei, tam olarak aydınlatılamamıştır. Kelimenin kökeninin “mana”dan geldiği en çok üzerinde durulan konudur. Mani, halk edebiyatının en yaygın türüdür.

    Yazı dilimizde ve konuşma dilimizde “mani” diye söylenmektedir. Ancak bu söyleniş tarzı bölgeden bölgeye, yöreden yöreye değişik özellikler göstermektedir. Kars’ta mani yerine “meni”, Aydın’da “mana”, Denizli’de “maana”, Urfa’da kadınlar söylüyorlarsa “meani”, Kırım Tatarları arasında “mane” olarak söylenmektedir
Kültürel açıdan oldukça zengin olan ülkemizin, Karasu İlçesi’ne ait bazı mani örnekleri şunlardır :

Suyu koydum cezveyle
Malın mı var hazneyle
Sana kız mı verirler
Sokaklarda gezmeyle

Bahçeye kuzu girdi
Biri değil yüzü girdi
Sevdiğim aramıza
Düşmanın sözü girdi

Karanfilsin şebboysun
Bilirim nazik soysun
Selam söyle anana
Bize bir nişan koysun

Elma aldım ocaktan
Kan damlıyor bıçaktan
Senin gibi yarim olsa
Hiç indirmem kucaktan

Bugün hava yaz yarim
Mintanı beyaz yarim
Söylediğim maniyi
Defterine yaz yarim

Seke seke yürüdü
Saçlarını sürüdü
Yari üç gün görmedim
Ağzımda dişlerim çürüdü

Armut dalın eğir mi
Dalı yere değer mi
Bana vurgun olmayan
Böyle boyun eğer mi

Dağda gezer keklik
Kızlar giyer eteklik
Sana bir mektup yazdım
Selam dua hasretlik

Halk Müziği ve Geleneksel Oyunlar

     Yöre nüfusunun çoğunluğunu, göçmen / muhacir olarak gelenler oluşturmaktadır. Göçmenlerin bir kısmı yurt içinden bir kısmı yurt dışından geldiği için, düğün adetlerinde olduğu gibi halk oyunlarında da benzerlikler görülmektedir. Ancak ayrıldıkları kısımlar da vardır. Bunları oynanış biçimlerine göre iki biçimde incelemek mümkündür:

· Trabzon-Rize-Artvin Halk Oyunları
· Kafkas Oyunları

     Karadeniz Yöresi’nden gelenlerce oynanan halk oyunları: Bir kişiden (sahanın büyüklük ve küçüklüğüne göre) altı kişiye kadar olan grup tarafından oynanır. Oyuncuların enstrümanı kemençedir. Gürcülerin geleneksel oyunları da Karadeniz Yöresi’nden gelenlerin oyunları gibi grup halinde oynanır. Oyunlar, kadınlar ve erkekler tarafından beraberce oynanır. Fakat oyunun durumuna göre bazen kadınlar, bazen de erkekler ayrı oynayabilirler. Bazı hallerde tulum ve armonik çalınır. Oldukça hareketli oyunlardır. Bu oyunları sıralayacak olursak;

a- Horon kurma : Karadeniz sahilinin doğusundaki (Ordu, Rize, Trabzon) bölgemizde toplu dizi halinde ve disiplinli olarak oynanan oyun çeşidine verilen addır. Çok çabuk oynanan bu oyunda, oyuncuların birbirlerinin omuzlarından tuttukları hiç görülmez. Oyuncular, elele tutuşarak oyunu oynarlar [Evliyaoğlu, 1987:119]. En az üç kişi en çok sekiz kişi ile figürleri belirlenen ve ileri geri gidilerek kemençe eşliğinde oynanan bir oyundur.

b- Sallama: Horon havası ve çalgıları ile oynanan bir oyundur. Kemençe eşliğinde, aynı oyuncularla oynanır. Gürcüler ve Karadeniz’den gelenler tarafından oynanmaktadır. Üç kişiden altı kişiye kadar oyuncu katılımı vardır.

c- Bulaştırma: Horon ve sallamanın aynısıdır.
d- Eşkiya Horonu: Atatürk’ün Trabzon’a çıkışında, karşılayanlar tarafından bozuk kıyafetle oynadıkları bir oyundur.
e- Vakfıkebir Peşrevi: Vakfıkebir dolaylarının oyunudur.
f- Sağ-Sol: Oyuncuların sağa sola dönerek figürleri belirledikleri oyundur.
g- Çökme: Oyuncuların oynarken hay hay diye bağırarak sert vuruşla yere çökme hareketleri yapmasıdır.

Oyunlara bu isimlerin verilişi, oyun sırasında yapılan hareketlere, figürlerin ayrılış ve özelliklerine göredir.

h- Cilvelivoynanayda: Genç kızlar tarafından oynanır. Kızlar, karşılıklı kendi hazırladıkları türküleri söyleyerek oynarlar. İki kız, devamlı olarak şarkı söyler. Grup içinde, başka iki kız onların söylediklerini tekrar ederken, grubu oluşturanlar hep bir ağızdan nakarat kısmı olan “Cilvelivoynanayda” sözünü tekrar ederler. Genellikle Gürcüler tarafından oynanır [Aksu, 1969: 31].

İki kız tarafından: Grup tarafından:
Boyun uzun bakamam Cilvelivoynanayda
Yakana gül takamam Cilvelivoynanayda
Annenin bir oğlusun Cilvelivoynanayda
Yüreğini yakamam Cilvelivoynanayda

Yeşil çanta kolunda Cilvelivoynanayda
Dikene takışıyor Cilvelivoynanayda
Boynunda kravat Cilvelivoynanayda
Ne kadar yakışıyor Cilvelivoynanayda

ı- Gelini Gelini Oyunu: Cilvelivoynanayda oyunu gibi, iki kızın türkü hazırlayıp söylediği, oyuna katılan kızların da hep bir ağızdan “Gelini gelini” nakaratını tekrar ettiği oyundur. Bu oyun, daha ziyade düğünlerde oynanır. Bu yüzden, kızların oyununu seyreden delikanlılarla oyunu oynayan kızlardan birbirlerini sevenler varsa, türküler genellikle bunlarla ilgili olur.

Gelini gelini söylerim yana yana, söylerim yana
Gelini gelini söyle derdini bana, söyle derdini bana,
Gelini gelini derman olayım sana, derman olayım sana
Gelini gelini hay bulutlar bulutlar, hay bulutlar hay bulutlar,
Gelini gelini meyva vermiyor dutlar, meyva vermiyor dutlar,
Gelini gelini ayda yılda bir selam, kesilmesin umutlar, kesilmesin umutlar,
Gelini gelini in dereye saz kopar, in dereye saz kopar,
Gelini gelini çok koparma az kopar, çok koparma az kopar,
Gelini gelini yarim beni görünce, yarim beni görünce,
Gelini gelini dayanamaz göz kırpar, dayanamaz göz kırpar.

     Bu tempo ile oyun ve türkü devam eder. Delikanlılar beklerse türkülerin arkası kesilmez. Genellikle, evliliğin ilk adımı böyle atılmış olur.

      Gürcülerde, erkeklerin oyunları da kadınlarınkine benzemektedir. Erkekler de grup halinde ve türkü söyleyerek oyun oynarlar. Ancak erkeklerin oyunlarındaki figürler, biraz daha sert ve hareketler daha canlıdır. Kadınlardan ayrı olarak oynanan iki çeşit oyun vardır:

i- Vahay: Kalabalık bir grup tarafından oynanır. Kızların, Gelini ve Cilvelivoynanayda oyunları gibi türkü söylenerek oynanmaktadır. Bu oyunda da kızlar sevdikleri geldiği zaman onlara yaraşır türkü söylüyorlarsa, erkekler de sevdikleri kızı gördükleri zaman aynı şeyi yapmaktadır. Burada bir nevi cevap verme vardır. Önceki oyunda, kız veya erkek ne söylemişse, sonraki oyunda onun söylediklerine cevap verecek şekilde türkü hazırlar, oyun esnasında da hazırladığı şeyleri söyler. Oyunu idare eden şahıs, türkünün sözlerini söyler. Grup halindeki oyuncular da hep bir ağizdan “ Vahahay ” nakaratını tekrar ederler. Oyunda öne ve arkaya dönmeler vardır. Ancak karışık figürü olmayan bir oyundur.

j- Hadello: Kemençe, armonik vaya tulumla oynanır. Enstrümansız oynanmaz. Kalabalık bir grupla oynanır. Oyunun bazı kısımları acele, bazı kısımları ise yavaş oynanır. Figürleri karışık ve zor değildir. Oyunu idare eden kişi tarafından verilen komuta, aynı zamanda uyulur. İdarecinin komutu, ahenk ve beraberliği sağlar. İdareci, oyun esnasında ileri, geri, dik oyna , ağır oyna, acele, yavaş gibi komutlar verir.

Kafkas yöresi oyunları, özellikle, Caferiye, Karapınar, İhsaniye, Selahiye Köyü’nde oynanmaktadır. Kafkas oyunlarını idare eden, ekseriyetle, hem oynayıp, hem de armonik çalan kızlardır. Evli olan kadınlar pek oynamazlar. Yeni gelinler ise nadiren oynarlar. Bu oyunu genellikle genç kızlar oynar. Kızlarla erkeklerin karşılıklı oynadıkları bir oyundur. Oyuncu kızın karşısında bekar bir erkek veya yakını olan evli erkekler bulunur. Kafkas
oyunlarında, armonik veya akordiondan başka bir enstrüman bulunmaz. Oyunların çeşitleri şunlardır:

l- Tekkol: Armonik çalan kızla erkeğin karşılıklı oynadıkları oyundur.

m- Dörtkol: İkisi çalgılı, ikisi çalgısız olmak üzere dört kişi tarafından oynanır. Oyuncuların ikisi kız ikisi erkektir. Oyunun en önemli özelliği, ayak parmakları üzerinde yere basmadan oynanmasıdır.

n- Kaynana Kaynata Oyunu : Dört veya daha fazla kişi tarafından, kaynana ve kaynataların, kol kola, bar stili geriye doğru asılarak oynadıkları bir oyundur. İki tarafın dostluk ve beraberliğini gösteren bu oyunun başlamasıyla düğün alayı ayağa kalkar. Özel olarak hazırlanmış tahtalara ve sopalara vurularak tempo tutulur. Coşkulu tezahuratlarla oyun devam eder.

     Bunun dışında, hemen hemen her yörede oynanan oyunlar da vardır. Çiftetelli, Adayolu, Konyalı, Gel Efendim Gel gibi yurt çapında oynanan oyunlar, burada da oynanır.

 
 
 
 
Her hakkı saklıdır. Bilgi için E-mail: bilgi@karasu.gov.tr
Karasu Kaymakamlığı İncilli Mahallesi Plaj Cad. No:39 Karasu -SAKARYA
Telefon :0 264 718 11 01 Faks: 0 264 718 12 10-0 264 718 11 03